Homo erectus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Homo erectus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2011 Pazartesi

En eski Asolyen El Baltasi ve Afrika Dışına Göç Hipotezleri

"Atamız Homo erectus’un en eski taş aleti ve Afrika dışına göçleri" baslikli bir yazim yayinlandi. Blogda bu yaziyi paylasmak istedim. Umarim ilginizi ceker. 


İkinci nesil taş alet teknolojisiyle üretilmiş, 1,76 milyon yıl öncesine ait taş aletlerin keşfi geçtiğimiz gün yayınlandı. Paleontolog Ferhat Kaya*, gelişmenin insan evrimi açısından anlamını soL için yorumladı. 

Lepre ve diğerlerinin bu haftaki Nature dergisinde yayınladığı makale Homo erectus atamızın üretmiş ve kullanmış olduğu Aşölyen (İng. Acheulian) alet teknolojisinin en eski kalıntılarının keşfini duyuruyor.
Makale sadece keşfin duyurulması ile yetinmemekte, aynı zamanda Afrika dışına ilk göç ettiğini düşündüğümüz Homo erectus atanın kullanmış olduğu Aşölyen aletlerine göç yolları üzerinde neden rastlanmayışını da sorgulamakta.
Araştırmacılar Kenya’da Batı Turkana lokalitelerinde keşfettikleri bu taş aletlerin 1,76 milyon yıl yaşında olduğunu belirlediler. Homo erectus atanın kullandığı ve bugüne kadar bulunmuş olan en eski taş aletler. 

İnsan evriminde alet üretiminin yeri nedir?
Sanırım bu önemli makalenin insan evrimine katkıları bağlamında daha iyi anlaşılması için konuyu biraz açmakta fayda var. İnsan evriminde dik yürüme ve beyin büyüklüğünü takip eden diğer bir devrimsel adım/kazanım da alet kullanma yeteneğidir. Bir ham maddeyi kullanım amacına yönelik bir biçimde işleyerek işlevsellik kazandırma yeteneği ve tecrübesi insanı hayatta kalma mücadelesinde avantajlı bir konuma getirmiştir.

Sofistike alet üretimi ve kullanımı, büyük ihtimalle günümüz ’insan’ tanımının antroposentirik (insanmerkezci) kökenlerini oluşturmuştur. Üretim biçimi ve ekonomisi zamanla insanın yaşam şeklini ve doğa ile olan ilişkilerini biçimlendirmiştir.
İnsan evriminde rol almış ata türler, kullandıkları alet teknolojisi ile de anılırlar. Taş alet üretimi ve kullanımı çoğunlukla 2,4 ile 2,6 milyon yıllar arasında Homo cinsinin evrilmesi ile görülmeye başlanır. Daha önceki atalarımız ile birlikte kazanılan dik yürüme, beyin büyümesi karkaterlerinin ardından alet üretimi ve kullanımı Homo habilis ve Homo rudolfensis türleri ile başlar.
Homo habilis atanın kullandığı ilk taş aletlere Oldovan (İng. Oldowan) teknolojisi adı verilir. Bu alet üretim teknolojisinin yaklaşık olarak 2,5 ile 3 milyon yılları arasında bir dönemde başladığı genel olarak kabul görmektedir.
Üretimi çok basit olan bu teknoloji, çoğunlukla yuvarlak ve yumruk büyüklüğünde olan çakıl taşlarının birkaç darbe ile kırılıp keskin yüzeylerin elde edilmesi şeklinde tanımlanabilir. Oldovan taş aletlerin daha çok ölü hayvanlardan besin elde etme ve yemiş kırmada kullanıldığı öngörülmüştür. 
1,76 milyon yıl yaşındaki Dünya’nın şimdiye dek bulunan en eski Aşölyen el baltaları (Lepre vd. 2011, Nature).

Aşölyen teknolojisi neydi, ne kadar yaygındı?
Bu teknolojinin ardından Homo erectus atanın evrilmesi ile birlikte Aşölyen taş alet üretim teknolojisi görülür. Bu teknolojide daha sofistike taş aletler baskındır. Bu aletler iki yüzeyli ve keskin kenarlara sahip üçgenimsi bir şekildedir.

Aşölyen aletler ile Homo erectus atanın sadece leşlerle sınırlı kalmadığı, avlanlanmaya da başlamış olabileceği düşünülür. İşte bu makale, bizlere bu taş alet teknolojisinin ilk ne zaman ortaya çıkmış olabileceğini gösteriyor: 1,76 milyon yıl önce.
Bu tarih aynı zamanda Homo erectus atanın Afrika’dan Avrasya’ya göçüne de denk geliyor. Bu durumda Homo erectus ata kendisi ile birlikte Aşölyen taş aletleri Afrika dışına taşımış olmalı. Buna karşın Afrika dışında özellikle 1 milyon yıldan daha yaşlı tabakalarda pek Aşölyen taş aletlere rastlanmıyor.
Bu durumda araştırmacılar Afrika dışına göç eden ataların, Aşölyen tipi taş alet teknolojisi kullanmayan bir grup olduğunu da olasılıklar içine ekliyorlar. Bu durumda 1,76 milyon yıl önce iki grup insan atası varolmuş olmalı: bunlardan biri Aşölyen taş alet üreten ve kullanan ancak Afrika’da kalmayı tercih eden, diğeri ise bu taş alet teknolojisini üretecek deneyim ve tecrübeden yoksun olan ancak Avrasya’ya göç eden.
Aslında bu sonuçlardan yola çıkarak insan üzerine yeni bir evrimsel hipotez kurgulayabiliriz. Buna göre Aşölyen alet teknolojisini üretip kullanarak daha başarılı bir yaşam biçimi sağlayan grup, Afrika içerisinde kalmayı başardı. Zira bu taş alet teknolojisi ile kendine gerekli besinleri sağlayabildiler. Diğer grup ise hayatta kalabilecek teknolojiyi üretemediği için karşılaştığı zorluklar ile baş etme yolu olarak göç etmeyi tercih etti.
Afrika dışında rastlanan en eski insan atası kalıntıları 1,8 milyon yıl yaşındadır. Bu kalıntılar 2000 yılında komşumuz Gürcistan’da (Dmanısı) keşfedilmiştir. 1,4 ve 1,2 milyon yıl yaşında atasal biçimlere ise Avrupa’nın batısında İspanya’da (Fuente Nueva ve Sima del Elefante) rastlanmıştır. 

Afrika’dan göçleri evrilen büyük beyinler mi tetikledi?
Bu yıl çıkan makalelerinde Agusti ve Lordkipanidze (2011), Homo erectus’un Afrika dışına göçünü** tasvir eden dört önemli hipotezi özetliyorlar: Beyin Büyümesi Hipotezi, Kültürel Dışlanma Hipotezi, Göç Dalgası Hipotezi ve Ortak Ev Afrika Hipotezi. Bu hipotezler, neden bazı grupların belli dönemlerde Afrika’dan Avrasya’ya göç ettiklerini açıklamaya çalışıyor. Bunları sırasıyla tanıtmaya çalışayım.

Beyin Büyümesi Hipotezi (BBH), 21. yüzyıla kadar en çok kabul görmüş hipotezi olma ünvanına sahip. Ancak bu hipotez, Gürcistan buluntusu ile geçerliliğini yitirdi. Buna göre beyin büyüklüğündeki artış ve beraberindeki diğer anatomik değişiklikler, daha karmaşık sosyal ilişkilerin ve davranışların uygulanmasında ve yeni besin kaynakları için yeni coğrafi alanların keşfinde uyumsal bir itici güç oluşturmuştu.
Bu hipotez, beyni evrimsel zaman içinde büyüyen atasal insanın yaşamsal gereksinimlerinin de karmaşıklaşarak farklılaştığını öne sürdü. Bu nedenle de atalar, göç ederek yeni yaşam alanlarına ve besin kaynaklarına ulaşma çabasına girdiler.
Bunu destekleyen biçimde, Afrika dışında bulunan ata insan fosilleri de görece büyük beyine sahipti. Beyin büyüklüğünün ivmeli olarak evrildiğini düşünen bazı araştırmacılar, beyin büyüklüğündeki artışın Afrika dışına göçte asıl itici etken olduğu kanaatine varmışlardı.
Bununla birlikte Gürcistan’da Dmanısı lokalitesinde 1,8 milyon yıl yaşındaki tabakalarda bulunan fosil kafataslarının beyin hacmi Afrika’dan göç ettiği düşünülen türlerden daha küçüktü. Bu da BBH’yi desteklemiyordu. 


Taş alet yapanlar mı Afrika’dan göç ettiler?
Kültürel Dışlanma Hipotezi (KDH) ise arkeoloji yani taş alet teknolojisine dayalı bir hipotez. Bu tez, Lepre vd.’nin bulgularıyla da sınanabilecek nitelikte. KDH’ye göre, Aşölyen taş alet teknolijisini/kültürünü üretmeyi başaran ata türü, bu yeni teknolojiyi üretemeyen diğer gruplara göre daha avantajlı bir konuma yükseldi. Bu yeni üretim biçimi ve teknolojinin, onun yeni besin kaynaklarına ve yaşam alanlarına göç edebilmesini sağlayacak donanımı sağladığı ileri sürüldü.

Ancak birçok araştırmacı, söz konusu dönemde bu farklı teknoloji ve kültürleri kullanan grupların birbirlerine çok yakın olarak yaşadığı ve hatta genetik olarak da karıştığını yani melezleştiğini düşünüyorlar.
Genetik olarak melezleşen gruplar aynı zamanda kültürel olarak da bir alışveriş içerisinde bulunurlar, en azından bu durum günümüz insanları için bir gerçek. Kültürel üretim kadar, kültür alışverişi de insanoğlunun en önemli özelliklerinden biridir. Bu durumda yeni teknolojiyi üreten grubun kendini izole etmesi ya da dışlayarak göç etmesi yerine, diğer gruplar ile etkileşim içerisinde kalması daha akla yakın bir açıklama olarak duruyor.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi şimdiye kadar, Afrika dışında 1 milyon yıldan eski tabakalarda Aşölyen teknolojiye henüz rastlanmadı. Bu durum da yeni kültürü ve teknolojiyi keşfedenlerin neden beraberlerinde bu kültürü taşımadıkları sorusunu güçlendiriyor. Bu durumda KDH de desteklenmemiş oluyor. 

İnsanın ataları Asya’ya göç eden avlarını mı takip ediyorlardı?
Göç Dalgası Hipotezi (GDH) ise paleontologlar tarafından ileri sürüldü. Pleyistosen dönemin başlarında (2,5 milyon yıl önce) Afrikalı bazı hayvan grupları Avrasya’nın güney kesimlerine göç ettiler. Göç eden türler arasında suaygırları, sırtlanlar, kılıç dişli kaplan, antiloplar, yaban keçileri, geyikleri, babun ve daha birçok canlı yer aldı. Hipoteze göre birçok avcı hayvan da bu ’göç dalgasının’ peşinden gitti. Bir kısım atasal insanın da bu göç dalgasının peşinden Afrika dışına çıktığı tahmin edilmişti.

Buna karşın birçok araştırmacı, ’göç dalgası’ diye adlandırılan sürecin gerçekten bir dalga olup olmadığının daha detaylı araştırılmasını öneriyor. Özellikle göç eden birçok türe ait fosillerin, Afrika dışında rastlanma tarihleri son derece farklı. Yani bu türler farklı zamanlarda göç etmiş olabilir. Tek bir göç dalgasından değil farklı zamanlarda ve farklı sayılarda gerçekleşmiş bir göçler bütününden bahsetmek daha doğru olabilir.
Ayrıca Afrika dışındaki en eski insan buluntularının ev sahibi olan 1,8 milyon yıl yaşındaki Gürcistan lokalitesindeki hayvan fosilleri, sadece Afrika kökenli değil çoğunlukla Avrasyalı türlerden oluşuyor. Dolayısıyla GDH’nin de verilerle kısmen çeliştiğini söyleyebiliriz. 

Ata yurdu Afrika’yı daha geniş mi düşünmek mi gerek?
Son olarak Ortak Ev Afrika Hipotezi’ne (OEAH) göre, günümüz İsrail’inde bulunan Ubeydiye lokalitesi son derece önemli. Asya ile Afrika arasında bulunan bu muhitte yaklaşık 9000 adet taş alet kalıntısı ve birçok hayvan fosili keşfedildi. Burada bulunan taş aletler, Aşölyen teknolojisinin öncülüne atfediliyor. Bu aletler, 1,3 – 1,9 milyon yıllar arasında bir yaş aralığına tarihlendirilen Konso-Gardula (Etiyopya) lokalitesinden elde edilen taş aletler ile büyük benzerlik goseriyor. Ayrıca Ubeydiye lokalitesi, Avrupa ve diğer Asya lokalitelerden oldukça farkı olarak Afrika’da yer alan Olduvai ve Koobi Fora lokaliteleri ile benzerlikler taşımakta.

’Ortak Ev Afrika’ Hipotezi ise bize farklı bir bakış açısı oluşturmamız öneriyor. Bu bağlamda Augusti ve Lordkıpanidze de, 19. yüzyılın sömürgecilik dönemlerinde, jeoplitik kaygılar ile oluşturulmuş Afrika ülkeleri arasındaki siyasi sınırlarını beynimizden silmemizi öneriyor. İnsan evrimi ve göçlerinin daha rahat anlaşılabilmesi için sınırların olmadığı bir Afrika hatta bir dünya düşünmemiz gerekiyor. Jeopolitik sınırların olmadığı bir dünyada iklimi, biyoçeşitliliği ve coğrafyayı takip etmek zorundayız. Çünkü canlılar çoğunlukla uygun iklim ve ortamlarda yaşarlar ve dağılımları bu yapıları yansıtır.
Bu durumda günümüz Afrika’sının yaklaşık 1,5 milyon yıl önceki kuzey sınırı Anadolu’nun güneyinde Toros Dağları, kuzeydoğu sınırı Ortadoğu’da Zagros Dağları ve batı sınırı da Arap Yarımadası olmuş olacak. Bu durumda Afrika’dan Avrasya’ya bir göç düşünmek durumunda değiliz, Anadolu’nun güneyi, Orta Doğu’nun büyük bir kısmı ve Arap Yarımadası Afrika biyocoğrafyasına dahil durumda.

Afrika’da Büyük Rif Vadisi’nde evrilen atalarımız, bu vadinin kuzey ucu olan Ürdün Vadisini takip ederek bu koridor üzerinden Anadolu’ya ve Ortadoğu’ya geçmiş olacak. Etiyopya’da Konso-Gardula’da yaşayan ata insan biçimleri ile Ortadoğu’da Ubeydiye’de yaşayan ata insan biçimleri, muhtemelen aynı popülasyonun üyeleriydi.
Bu ata biçimler, benzer bir kültürü ve alet endüstrisini paylaşıyorlardı. Bu durumda Afrika’dan bir göç değil, Afrika’nın ’ortak ev’ olduğunu düşünebiliriz.
O halde Anadolu’da Toros Dağları’nı ve Orta Doğu’da Zagros Dağları’nı geçen insan ataları kimlerdi? Diğer bir sorun ise Ubeydiye lokalitesi Dmanısı (Gürcistan) lokalitesinden 500 bin yıl daha genç. Buradan yola çıkan araştırmacılar Afrika’dan Avrasya’ya daha erken bir göçün gerçekleşmiş olabileceği ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Paleoçevresel veriler sayesinde 2,4 ve 1,9 milyon yılları arası Kuzey Afrika’da buzul ve buzularası dönemlerin yaşandığı ve kuraklaşmanın gerçekleştiği biliniyor. Bar-Yosef ve Belfer-Cohen (2001) bu dönemde üç farklı göç dalgasının gerçekleştiğini düşünüyor: ilki 1,8-1,6 milyo yıl önce; ikincisi 1,4 milyon yıl önce ve sonuncusu ise 800 bin yıl önce.
Başa dönecek olursak, Lepre’nin makalesi bizlere Aşölyen alet kültürünün en eski örneklerini sunarken, aynı zamanda Afrika’dan Avrasya’ya atalarımızın göçleri hakkında yeniden düşünmemiz ve varolan hipotezleri sorgulamamız gerektiğini gösteriyor. İnsan evrimi her yeni kanıt ile birlikte bazı soru işaretlerini giderirken yeni soru işaretlerinin de ortaya çıkmasına neden oluyor. Paleoantropoloji, paleontoloji ve arkeoloji bilimleri, insanın tarihöncesi hakkındaki bilinmeyenleri aramaya devam ediyor. 


Daha detayli bilgi icin:

Lepre, CJ.  et al.  2011. An Earlier Origin for the Acheulian. Nature  477:82-85
doi: 10.1038/nature10372

Agusti,J. & Lordkipanidze D. 2011. How “African” was the early human dispersal out of Africa? Quaternary Science Reviews 30:1338-1342

Bar-Yosef, O. &  Belfer-Cohen A. 2001. From Africa to Eurasia-early dispersals. Quaternary International 75:19-28.

23 Nisan 2010 Cuma

Neanderthaller ve Modern İnsan Melezleşti mi?

Son bir ay içerisinde biyolojik antropoloji alanında bazı önemli keşifler duyuruldu. Bunlar arasında en önemli iki tanesi Sibirya-Denisova Mağarası parmak kemiği buluntusundan elde edilen genetik verinin yeni bir insan türüne ait olduğu ve diğeri ise bir önceki yazımda da okuduğunuz Güney Afrika buluntusu Australopithecus sediba. Denisova Mağarası Sibirya'nın güneyinde Altay Dağları'nda yer almaktadır. Araştırmacılar bu mağaradan 2008 yılında keşfedilmiş olan parmak kemiği fosilinden bütün bir mtDNA (mitokondiriyalDNA) dizilimini elde etmişlerdir. Ancak ilginç olan, 48-30 bin yıl öncesine tarihlendirilen tabakadan elde edilen bu parmak kemğinden elde edilen mtDNA diziliminin bilinen insan türleri ile karşılaştırıldığında hepsinden farklı olmasıdır. Elbette bütün insan türlerinin mtDNA dizilimlerini bilmiyoruz, ancak modern insanların ve bazı neandertallerin mtDNA dizilimini şimdilik bilmekteyiz.  Örneğin, bir Homo erectus ya da Australopithecus africanus'un mtDNA dizilimini henüz bilme şansımız olmadı, çünkü DNA gibi genetik verinin korunduğu dokuların korunma ömrü çok uzun değil ve korunabilmesi için de özel koşullar gerekli. Konuyu dağıtmadan devam etmek gerekirse, bu parmak kemiğinden elde edilen buluntunun mtDNA dizilimi araştırmacılara göre yeni bir insan türünü işaret ediyor. Bu tür anatomik olarak Neandertaller ve modern insan ile benzer karakterler paylaşıyor ve bu karakter paylaşmının yaklaşık olarak 1 milyon yıl önce gereçkeleştiği iddia ediliyor. Bu çalışmanın bir diğer önemli sonucu ise bugüne kadar anatomik olarak modern insanın ilk Afirka'da ortaya çıktığı bilgisini şüpheli hale getirmesi. Eğer 1 milyon yıl önce Altay Dağlarında neanderthal ve modern insana benzeyen bir insan türü varolmuş ise muhtemelen modern insan Afrika dışında ortaya çıkmış olmalı.

Araştırmacılar, Denisova Mağarası (solda) buluntusunun mtDNA dizilimi 54 modern isansan, altı neanderthal ve 30 bin yıllık bir modern insan buluntusu ile karşılaştırdılar. Buna göre Denisova buluntusu hepsinden önemli derecede farklı çıktı. Örneğin neanderthal mtDNAgenomu ortalama 202 nükleotit pozisyonunda Homo sapiensten farklı iken Densiova buluntusunun genomu ortalama 385 nükleotit pozisyonunda Homo sapiensten farklılık göstermiş. Bu sonuç bizlere Denisova buluntusunun, modern insan ve neanderthal ayırşmasından çok uzun süre önce evirmsel olarak ayrıştığını göstermektedir.
Bilindiği gibi insanın evrimsel varoluşunun doğum evi olan Afrika'yı ilk terk eden insan türü Homo erectus'tur (yaklaşık 1.9 milyon yıl evvel). Arkeolojik ve genetik veriler bu ilk göçten sonra Afrika'dan Avrasya'ya iki göç daha olduğunu işaret ediyor. Bunlardan ilki yaklaşık 500 bin ve 300 bin yıllar arasında Homo heidlebergensis ya da Homo rhodosiensis; ikincisi ise yaklaşık 50 bin yıl önce anatomik olarak modern insanın göçü. Ancak bu arkaik insanlara ait genetik verilere sahip değiliz henüz. Endonezya'da yaklaşık 100 bin yıla kadar Homo erectus'un varolduğunu düşünüyoruz, belki küçük bir ihtimal bu türe ait genetik veri birgün elde edilebilir.
Tekrar toparlamak gerekirse, Denisova buluntusundan elde edilen mtDNA verileri araştırmacılara göre neanderthal ve modern insan arası özellikler taşıyor ve bu özellikler yaklaşık 1 milyon yıl önce dallanmış yani evirmsel olarak ayrışmış. Ayrıca Denisova buluntusunun keşfedildiği tabaka da 48-30 bin yıl arasına tarihlendiriliyor. Bu konu ile ilgili, Nature dergisinin raportörü Rex Dalton, 20 Nisan 2010 tarihli Nature dergisinde "Nenaderthals may have interbred with humans" başlıklı bir makale yazdı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Denisova buluntusunun neanderthal ve modern insan arası özellikler göstermesi "nenaderthaller ve modern insanın melezleştiği şüphesini" yeniden canlandırdı. Acaba neanderthal karakterlerini bizler de taşıyor muyuz. Bir paleoantropolog olarak, alışkanlık olsa gerek okulda, sokakta, toplu taşım araçlaırnda yani kalabalık mekanlarda sıklıkla insanlarının yüz ve kafalarının morfolojik özelliklerine hızlıca göz atarım. İnsanlar arası morfolojik varyasyonun ne kadar geniş olduğu sonucuna varırırım hep, kiminin kaş kemerleri son derece iri iken kiminin frontal yani ön kafa kemiği daha geriye yatık, kimi masif bir çeneye sahip iken kimi çıkıntılı bir ard kafa kemiğine sahip. Birçok özelliğin neanderthallere benzediğine hep şahit olmuşumdur. Ancak bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalar bizlere neanderthaller ile modern insan arasında melezleşme olmadığını öneriyordu. Fakat bu son çalışma yeniden bir soru işareti yarattı.
Rex Dalton 17 Nisan günü New Mexico'da gerçekleştirilen American Association of Physical Anthropology kongresine katılmış. Dalton, bu kongrede New Mexico üniversitesinden Jeffrey Long'un "Öyle görünüyor ki Nenaderthaller yok olmadılar, yaşayan her insanda biraz neanderthal kalıntısı var" dediğini rapor etmiş.
Kongre boyunca birçok araştırmacı ile görüşme şansı yakalayan Dalton, Saraj Joyce ile görüşmüş ve Joyce, Afrika, Avrupa ve Asya'dan 99 farklı popülasyondan 1983 bireyden aldıkları genetik verilerden 614 microsatellite konum, yani yaşayan insalardan bir genomun parmak izi özelliğinde bilgi verecek olan diyagnostik pozsiyonlar saptamış. Bu karkateristik bilgiler diğerleri ile karşılaştırılınca evirmsel ilkişkilerin aydınlatılmasına rol alıyorlar. Böylece eğer atasal genetik veriler elde edilebilirse insan atası türleri arasında melezleşmelerin olup olmadıklarının karşılaştırılması daha doğruya yakın bir biçimde yapılabilecek. Araştırmacılara göre eğer modern isnan ile arkaik insanlar arasında iki dönem melezleşme olmuşsa bunlar Homo neanderthalensis ve Homo heidlebergensis  süreçlerinde olmuş olmalı.
Ancak bazı araştırmacılar Denisova buluntusunun sonuçları hakkında bazı şüphelere sahip. Örneğin, kimi araştırmacılar sadece mtDNA verilerine göre yeni bir tür olduğunu düşünmenin doğru olmadığı  kanaatindeler, çünkü mtDNA sadece anneden aktarılır ve buna göre Denisova buluntusu aslında daha erken dönemlerden Homo erectus, nenaderthal, arkaik sapiens ya da henüz bilmediğimiz bir insan türüne ile melezleşme sonucu ortaya çıkmış marjinal bir mtDNA yapısına sahip modern insan ya da nenaderthalin 40 bin yıl önce Siberya'da yaşamış bir örneği olması da muhtemell. Sadece anneden aktarılan mtDNA özelliklerine göre değil, daha doğru bir sonuç için nüklear yani çekirdek DNA özellikleri ve Owen Lovejoy'un da dediği gibi mtDNA örneği alınan parmak kemiğinin morfolojik karşılaştırılmalarının da sunulması gerekiyor. Henüz parmak kemiğinin fotosu herhangi bir yerde gösterilmedi. Owen Lovejoy, Denisova mağarından bulunan parmak kemiğinin 48-30 bin yıl öncesine ait bir tabakadan keşfedildiğini ancak mtDNA yaşının Homo erectus kadar (1 milyon yıl) yaşlı olmasının da ilginç olduğunu söylüyor. Bu noktada mağara çökelinin stratigrafisi ve mtDNA yaşının doğruluğu kafa karıştırıyor. Ayrıca Denisova Mağarasının özellikle neanderthallerin kullandığı mousterian ve levallois taş alet teknolojisine ait buluntular bakımından zengin olması da bu parmak kemiğinin muhtemel bir neanderthale ait olacağını düşündürür iken sadece anneden aktarılan mtDNA dizilimi bize başka bir tür olma olasılığını fısıldıyor.
Benim genel değerlendirmeme göre, yeni bir tür varlığını spekülatif bir biriçimde iddia etmek yerine daha fazla buluntu bularak daha doğruya yakın öneriler gerçekleştirmemiz gerektiğini gösteriyor. Bakalım buluntular arttığında daha fazla ne öğreenebileceğiz? Bekleyelim ve görelim!

Daha fazla bilgi için;

  1. Krause, J. et al. Nature doi:10.1038/nature08976 (2010).

3 Eylül 2009 Perşembe

Avrupa'nin En Eski El baltalari Kesfedildi!

Nature dergisinin 2 Eylul 2009 sayisinda Europe's Oldest Axes Discovered (Avrupa'nin En Eski Baltalari Kesfedildi) adli bir makale yayinlandi. Bu kesif sofistike alet uretiminin daha once dusunulenden daha genis alana yayildigini gosteriyor.
Guney Ispanya'dan bulunan el baltalarinin 1 milyon yil yasinda oldugunu anlasildi. Bu aletler Avrupa'nin en eski el baltalari. Homo erectus insan turunun kullandigi Acheulien tas alet teknolojisine ait olan el baltalarinin en eskisine (1.5 milyon yil) Afrika'da rastlanmisti. Bununla birlitke 700,000 yasinda olanlari ise Israil ve Cin'de kesfedildi. Ancak Avrupa'da en eski el baltalarinin 500,000 yil oncesine ait oldugunu dusunuluyordu, bu kesif ile birlikte 1 milyon yil oldugu anlasildi.
Homo erectus, Homo neanderthalensis ve Homo heidelbergensis Acheulien el balatalarini kullanmis insan turleridir. Bu aletler iki tarafli kesici yuze sahip ve farkli taslardan yapilmislardir. Gary Scott ve Luis Gibert makaleyi yazan arastirmacilar. Tas aletlerin tarihlendirilmesi Berkeley Geochronology Center in California'da yapildi.
Etiyopya'da Middle Awash projesinde calisirken bir cok el baltasi kesfetmistik. Bu el baltalari cogunlukla bazalttan yapilmisti. Bazilarini ancak iki elinizle tutmak zorunda kaliyorsunuz, yeterince buyuk. Ulkemizde ozellikle Gaziantep yoresinde onemli el baltasi buluntulari var, ancak bunlar hicbir zaman yayinlanmadi ve detayli tarihlendirme calismalari yapilmadi diye biliyorum. Bunu soylerken uzuluyorum, sanirim ulkemizdeki prehistorya calisan arastirmacilar, bu konu uzerine bir daha dusunmeliler.
Daha fazla bilgi icin:Scott, G. R. & Gibert, L. Nature 461, 82-85 (2009).